Pazar, Şubat 07, 2010

ey hafıza! kanıyor ne varsa süzdüğün...

ikinci kez bu başlığı atıyorum..

blog yazmaya başladığım günden itibaren beni üzen hiç birşey yaşamamıştım..bugüne kadar..

ne kadar üzgüm ama öncesinde kızgın olduğumu sözlerle anlatamayacağım.."can" dediğim insan gitti...

sadece tek bir cümle kurabiliyorum..

blogunaqsanabiseyolmasın...

Cumartesi, Şubat 06, 2010

yan'ılgı...



alevler içindeyim...
 ama hâlâ yangını arıyorum...

Cuma, Şubat 05, 2010

bir bardağım olsun isterdim..gül yüzü gülen..


Evde herkesin çay içmeyi tercih ettiği bir bardağı var. Herkesinkini bilirim, sık sık gelenlerin bardaklarını da. Ben dağıtacaksam karma karışık bir görüntü olur tepside. Bir benim yok belirli bir bardağım. Bunu fark edince “ulan amma kişiliksiz bir şeyim” dedim. Bana sorarlarsa “ hangi bardakla içersin” diye, “fark etmez” demek ağır gelecek bundan sonra. Bir de mutfak masasında oturma düzeni var bunun. Ev ahalisinin normal sayısı (üç) mevcutsa benim yerim bellidir. Ama bir kişi misafir olmasın, benim yerim onun yeridir ama onun yeri benim yerim değildir. Az biraz göçebe bi tarzım olduğundan diyorum , yada bir diğer değişle “evin küçüğü olacağına köpeği ol” anlayışına da bağlayabiliriz. Olay bunlarla kalsa iyi neyse ki, ben çay çok sevmem , kahve sevmem, asitli içecek çok sevmem.“yesari şunun tiryakisidir” diyemez kimse yani. Oturma odasından “benim yerim” diyebileceğim bir bölüm bile yoktur mesela. “Yatacak yeri yok” derler ya, onun topraksız versiyonu işte. Örnekleri sırf kalabalık olsun diye çoğaltmamız gerekirse; çok fazla sevdiğim bir kıyafetim yok, uğurum saydığım bir eşyam yok. Bir tek kitaplarımı severim, gözüm gibi bakarım. Okunması için bile verirken için gider acaba bana geri dönecek mi diye. Ama vazgeçilmez değildir yine de. Takıntım yoktur pek fazla.”aaaa ama o benim kaşığıımmm” diye çemkirmedim kimseye. Titiz sayılmam.(öle herkesin yaptığı yemem o kadar, hani eve getirir birileri ya , sonra boş iade edilmez o tabak , onlardan bahsediyorum)

Bu “kişiliksizim” yaklaşımı bardağın boş tarafıydı. Ters köşe yapmadan önceki anlatımı es geçmemek gerek.:) Benim savunma mekanizmalarım mükemmel işler. Şimdi bu anlattıklarıma inanılmaz mantıklı açıklamalar getireceğim ve aslında nasıl kişilikli biri olduğumu ispat edeceğim. (hep bir ispat peşindeyim ama durun bakalım ne çıkacak sonunda)

Bir tane bardağa bağlı kalmak istemiyorum. Mesela bir bardak tipinden bir adet kaldı, hepimiz ona gözümüz gibi bakıyoruz dolayısıyla. O bardağı kıranın kalbi fena kırılacaktır çünkü. Ben dolabı açtığımda başka bir bardağı beğeniyorum bezen, onunla içiyorum çayımı. Veya bardakla değil fincanla içmek isteyebiliyorum başka bir sabah. Aynı koltuğa oturmayı da sevmiyorum , bu sefer diğer koltuktan manzaranın nasıl göründüğünü ya da televizyonun hangi açıdan izlendiğini merak ediyorum. Bir yere veya bir şeylere bağlanmak istemiyorum körü körüne. Benim için her şey değişebilir ve yenilenebilmeli olmalı. Eşyalarıma çok bağlanmamalıyım, kapıyı çekip gidebilecek kadar az olmalı. Fazla ağırlık vermemeli ruhuma, ardımda bıraktıklarım. Hayatta hiçbir şeyin kalıcı olmadığını söylememe gerek yok sanırım. Bir gün istediğim bardağı bulamadığımda içim acımamalı benim, aklımda en sevdiğim bardak değil içtiğim çayın aroması olmalı. Başka bir şehre gittiğimde aklımda yeni bedenimle aynı yerde olmalı.

İnsanlarla ilgili bağımlılıklarım ve bağlılıklarım konusu başka bir post konusu. Aklınızdan geçenleri biliyorum. İçiniz fesat sizin.. :))

dip nöt; yazının içindeki kafanızı karıştıran her cümle için, yazıyı yazarken dikkatimi dağıtan bir takım dış mihrakları suçlayabilirsiniz.. izin veriyorum.. isim ifşa etmiyor olmam saygılı kişiliğimdendir..:))

Çarşamba, Ocak 27, 2010

İstasyon Cafede "The Soul Kitchen" izlemek...


Uzun zamandır blog tanıtmıyorum. Hazır elimde böyle iyi malzemeler varken  halka duyurmakta fayda var dedim. Etrafta gizli gizli örgütlenmeler görüyorum. Sessiz ve usulca yürütüyorlar çalışmalarını. Sonra bölee daaan diye çıkıyorlar karşımıza. Ben size ne yaptım peki neee?? Neden benden gizliyorsunuz bu organize çalışmalarınızı. Blogunuzu mu yiceem. Yoo, okur geçerim en fazla. Ama anlıyorum sizi. Ben blogmania yazarıyım diye tüm gareziniz. Hep rakip firma düşmanlığı bunlar. Ama hiç gerek yok yani, bakın ben bir çiçek dalı, yok çiçek değil hurma dalı, yok hurma olmaz.. zeytin dalı.. hah zeytin dalı uzatıyorum size. Anlayın işte kıymetimi.

Neyse çok fazma çemkirmeyeceğim size. Çünkü iki blogu da gördüğümde çok sevindim ve sevdim. Ee napıyoruz otomatik olarak “ben sevdim siz de sevin” operasyonu başlatıyoruz.
Birinci blogumuz doğum anına göre gidersek “istasyon cafe”. Şimdi nasıl sevimli bir yer. Eeee mekanı keyifli yapan elbette içindekiler olduğundan mütevellit diyebilirim ki insan çıkmak istemiyor. Tabi bu durum cüzdana pek iyi yansımıyor, ne de olsa arkadaşımızın yeri diye öle beleş beleş oturmak olmaz. Ama burası sımsıcak. Oldukça da kalabalık aslına bakılırsa. Size yer yok yani (sevdiğini paylaşmayan yesari) . yani var daaaa, öle ön masalar hep dolu. Yerime oturmasın kimse lütfen. Hıhh...

İstasyon Cafe kimler tarafından işletiliyor ; LoLLa, Cemo, DeliRapunzel, Allegra'nde, Kediye Kafa Atan Psikopat Fare, Bekriya, Eliza Doolittle, Yaşlı doğmuş genç,kadın, Massacredmyself, DecisionS

İşte bu isimlerden bazılarını tanıyorum bazılarını tanımıyorum ne yalan söyliim. Ama hepsi bir araya gelince süper bir lezzet çıkmış ortaya. Parmaklarınızı yersiniz. Ağzının tadını bilenler için efendim...
Onlar kafenin girişinde sizi uyarıyorlar, ben de uyarmadan geçmiim..nasıl diyorlar;

“Henüz hangi ülke'de hangi il'de olduğu tespit edilememiş, okuyucu nerden bakıyorsa orada olan, manzarası kimi zaman eğlenceli kimi zaman hüzünlü, kimi zaman geyik kimi zaman ciddi olan cafemizde, kankalarınızla buluşup, fikirlerinizi paylaşabilirsiniz. Cafemizde her telden haberlere, görsellere, gündeme dair sokup sokuşturmacalarımıza, magazinden siyasete, internet ve sanal dünyadan bir çok konuya dair yazılar bulacaksınız.
Mutfaktaki şeflerimizin size sunmuş olduğu leziz yazılarla iyi vakit geçirmenizi dileriz...

Ha unutmadan;
Masaları çizittirmek,
Duvarlara yazmak,
Çamları devirmek serbesttir.
Kaybolan yazılardan ve blogculardan müessesemiz sorumlu değildir.
İstasyon Cafe”





Şimdi gelelim ikinci topluluk bloguna. Gerçi onlara topluluk demek ne kadar doğru olur bilmiyorum. Sayıyorum sayıyorum 3, sayıyorum sayıyorum 3. Ne o öle , 3 kişi bir araya gelmiş blog açmış filan. Pehhh. (kıskandığım çok mu belli oluyor , yok canımm)
Bak ne yazacağımı şaşırdım yine. Bi kere temaya, ismine filan bayıldığım için nereden giydirebileceğimi bulamıyorum. Yaa aman ben zaten öle sanat filmi filan sevmem, görün bakın nerde bölye popüler olmayan, ilginç, farklı , size bambaşka kapılar açacak film, kitap müzik var onu tanıtacaklar. Görürsünüz iştee. Yani ben takip ediyorum , siz de edin isterseniz. Yok yani; ayrı ayrı da takip ederdim de..Biliyorlar benim tembel olduğumu , bir araya toplamışlar o sebepten.Hele orda öle bi tanesi var. Hani WinstonWolfum neyse, Jilet abiye karşı da boynumuz kıldan ince. Ama o “dereotundannefretederim” kod isimli Okanitto neler yapacak merakla izliyoruz.

Ay kıskançlıktan blogun ismini yazmadım henüz...:)

Blog adı; “The Soul Kitchen”
Yazarlar; winstonwolf, Jilet, dereotundannefretederim
Ceza; 25 yıl..

Okuyun ve birşeyler öğrenin... Filmdi, müzikti, kitaptı.. çok bilmişin önce gidenleri.. entelektüel bunlar nan..
Neyse...Çok uzaklaşmayın...Hızımı alamadım ..Yakında tekil bloglar tanıtacağım...Aklımda süper bloglar var..

Salı, Ocak 26, 2010

Kar sana gelmiyorsa, sen ona gideceksin...


Kış geldi nihayet, ama yaşadığım şehre değil. Yani Ankaranın kışı kış değil bu sene. Donuyorum donuyoruuummmm ama kupkuru hava ve yalancı bir güneş altında. Bugün sınıra dayandı Ankara düşmanlığım. Ankaralılar bilirler soğuk havanın insana nasıl “battığını”. Nefes almak istemez insan. Neyse ki evde yorganın altında yazıyorum bu yazıyı , daha fazla sinirlenmek istemiyorum. Yok yani, kime sinirleniyorsam. Soğuk sinir bozuyor sanırımmm...

Neyse efendim, hafta sonu kuzenimin nikahını bahane ederek doyduğum şehirden doğduğum şehre gittim. Cuma günü hafif kar yağışı vardı Ankarada. Televizyonlar kimse yola çıkmasın diye bas bas bağırsa da ben yola çıktım elbette. Bu hafif kar yağışı Bolu civarında tipiye çevirse de karanlık, endişesiz olarak yolculuğu bitirmemi sağladı. Ben yaz çocuğu olduğumu iddaa ediyorum ama kış dediğin en az yarım metre kar altında bir kaç gün demek yine de benim için. Bir de mümkünse şehir de olmasın. Bu hafta sonu kaçamağı muhteşemdi bu açıdan. Tatil dolayısıyla ablamlarda bizdeydi, ohhh misss. Bol gürültü, kahkaha,çocuk ağlaması, az iç ses, endişe, dünya dertleri, tasa, acı, keder. 3 yaşındaki yeğenimi teyzesi olduğuma ikna etmek zorunda kaldım ama olsun. Yok böle bir canavar. Almış telefonu numaradan teyzesiyle konuşuyor sırıtarak. 3 yaşında insanın espri yeteneği gelişir mi yaa. Kıyamet alametleri bunlarrr...


Cuma gününden, döneceğim Pazartesi sabahına kadar kar hiç durmadan yağdı. Şaka gibi ama içimden sürekli “yürüüü bee, kış dediğin böyle olur işte” diye geçirdim. İlk gün çıkarttığımızda çocukları dışarı, hayatında ilk kez kar gören 2 yaşındaki en küçük yeğenim (topu topu 3 tane var zaten) ağlamaya başladı eline değdiğinde. 2.gün normale döndü neyse ki. Fotoğraflarda put gibi neye uğradığını şaşırmış olan o işte. Ama çocuklar bir yana biz deli gibi eğlendik diğer kuzenlerimle ve ev ahalisiyle. Bi yandan yeğenlerimi bi yandan telefonumu siper ettim kendime ama pek etkili olmadı. 3 kişi üzerime gelince kendimi karın ortasında buldum elbette...

Uzatıp derin konulara girmek istemiyorum. Aile ziyaretleri dönüşü, hissedilen alışıldık burukluk...

Blog Widget by LinkWithin